271A5A8B-90D5-41EB-A77C-012C060C1EEE

Teslim TÖRE

HDP üçüncü kongresine giderken Erdoğan faşizmi panikledi, büyük bir telaşla ev baskınları, kelepçeler, gözaltılar, tutuklamalar, işkenceler, Ankara Valisi’nin genelgeleri, yasaklamaları gibi bir dizi furya başlattı. Gösterilen tepkilerin hiçbirisi normal bir davranış değil, korkunun bir ifadesi gibi yansıyor.

HDP, 7 Haziran’dan beri Erdoğan’ın korkulu rüyası oldu. Erdoğan 7 Haziran seçiminde HDP’den hiç beklemediği bir darbe yedi. HDP’nin Eş Genel Başkanı Selahattin Demirtaş, seçime birkaç ay kala kürsüye çıkıp, ”seni başkan yaptırmayacağız” cümlesini üç kez tekrarlayınca, tekrarlayıp kürsüden inince Erdoğan’ın yüreğinin bağı koptu. 7 Haziran akşamı sandık sayımı bitince Selahattin Demirtaş’ın dediğini yaptığı, Erdoğan’ın sadece başkanlık değil, tek başına iktidarını da sona erdirdiği ortaya çıktı. O gün bu gün Erdoğan buz gibi bir HDP düşmanı oldu. Onun mitinglerinden, yürüyüşlerinden, basın açıklamalarından, kongrelerinden korkar oldu. Erdoğan korkmakta haklı… Halkımız “yılanı gören, ipin sürüntüsünden korkar” der. Erdoğan da 7 Haziran’da HDP’nin darbesini yedi, sonra da her şeyinden korkmaya başladı.

HDP sadece bir devlet zoru ve baskısı ile yüz yüze değil, kendisini devlet yapmış, hiçbir yasa tanımayan, ahlak nedir bilmeyen, görüntüsü insan ama insani hiçbir değer taşımayan paranoyak ve bugüne kadar dengine rastlanmamış bir yaratıkla karşı karşıya. Üstelik dost görünen, fakat düşmandan daha tehlikeli provokatif yaklaşımlar sergileyen insan tipleri ile de uğraşması gerekecek. O nedenle HDP çok zor bir dönemden ve son derece çetin bir sınavdan geçiyor. Bu bağlamda somut şartların somut tahlilinden hareketle yolunu aydınlatması birinci gereksinimdir. Fakat solun geçmiş tarihinden gereken dersleri çıkartarak uzun vadeli bir perspektif yaratması da kaçınılmazdır.

Kuşkusuz en başta somut şatların somut tahlili gereği mevcut ortamın olguları değerlendirilirken ayakta kalabilmek, mücadele bayrağını yere düşürmemek için başlığa koyduğum iki D’li, yani: Halkların Direnen Demokratik Partisi olmaktan başka bir seçeneği yoktur. Söz konusu seçenek ise: Parti içi, dışı, perspektifi, planı , programı, bileşeni vb. gibi her şeyi ile demokrat olmasıdır. Türkiye ve dünya solu kendi tarihi boyunca, hani “feleğin çemberi” derler ya işte öyle bir çok çemberden geçmiştir. Yasadışı parti, yasal çalışma, parti komiserlikli kitle partileri, parti komiserlikli kitle örgütleri, reformist, devrimci, devrimci demokrat, sosyal demokrat, sol, devrimci sol gibi bütün yapılanmaları denemiştir. Ne devrim süresince ve ne de devrimden sonra “çatal kazık yere batmaz” diye bir halk deyimi vardır ya, işte o yapıda olan parti ya da kitle örgütlerinin hiçbirisi gereken düzeydeki fonksiyonunu yerine getirememiştir.

Bulgaristan Komünist Partisi ve devrim mücadelesine, SBKP’nin (Sovyetler Birliği Komünist Partisi) geldiği yere ve diğer reel sosyalist ülkelerin parti ve kitle örgütü partinin, parti kadrosu ve parti örgütünün genelinin örgütlü mücadele tarihine bakın: Tümünde yetmezlik, tümünde yeteneksizlik ve başarısızlık görürsünüz. Devrimi yaptıktan, devleti yeniden yapılandırdıktan sonraki haline baksanız bile: Ne sendika işçinin hakkını gerçek anlamı ile savunan bir sendikadır, ne gençlik örgütü gençliğin hukukunu savunan bir gençlik örgütüdür. Ve, ve ,ve…. Kitle örgütlerinin hiçbirisi kitlenin çıkarına değildir, hepsi ama hepsi partinin çıkarına göre yapılandırılmıştır. Her şey halk için değil, parti içindir. Hiçbir fedakarlık halkın çıkarına, onun mutluluğuna, rahat ve huzuruna göre değil, kahramanlık, fedailik, yiğitlik, mertlik vb. içindi.

Bütün bunların sonu ne oldu? Kocaman bir sosyalist devin inanılmaz çöküşü oldu. Türkiye ve dünya devrim tarihinden ders çıkartacak olursak: Her şeyden önce Erdoğan’ın “teklerine” benzeyen; tek parti, tek devlet, tek lider, tek kitle örgütü gibi bütün toplumsal ve kitlesel inisiyatif ve dinamizmleri tek parti ya da örgüte bağlayarak “tekleştiren” yapılanmadan uzak durmak olacaktır. Bin kafanın yerine bir ya da birkaç kafayı koymak gibi toplum aklını dışlayan bir anlayıştan mutlak bir şekilde uzaklaşmak gerekir. Bu söylediğim; lider aklını küçümsemek, boş vermek değildir. Kesinlikle hayır! Lider aklının tek akıl değil, akıllar içinde seçkin olanı niteliğindeki bir önermedir. Bir bu. Diğeri de: Stalin’in yaptığı gibi bir Leninizm yaratıp, onu hiçbir şey eklemeden, en azından “somut şartların somut tahliline dayalı” bir üst düzeyde üretim yapmadan, dogmatik bir tapınağa döndürerek, kendi egemenliğinin aracı yapmaktır.

Reel sosyalizmi yıkan çok faktör var, ama yıkımında belirleyici rolü bu iki faktör oynamıştır. Bütün toplumlarda, özellikle de geri kalmış toplumlarda liderlik faktörü çok önemlidir. Ama fetişleştirilmiş, toplumdan kopartılmış, ulaşılmaz kılınmış bir liderlik değil, akıl gücü toplumunki ile buluşturularak, toplumsal akılla bütünleştirilerek büyütülmüş bir liderlik önemlidir. Gelişmiş ülkelerde liderlik böyledir.

Toplumun, liderin aklı ile buluşturulması için değil, liderin toplumun aklı ile buluşturulmasının sağlanması için bir yöntem izlenmeli. Çok net bir şekilde görüldüğü gibi Trump, ABD’nin toplum aklı ile buluşamadığı için hiçbir liderlik işlevi göremiyor. Tabi ki toplumsal gericilik diye bir olgu da vardır. Erdoğan’ın yaptığı gibi bazı liderler onunla da buluşurlar. Buluşur, yine Erdoğan’ın yaptığı gibi “yerli ve milli” sloganı ile toplumun gerici zırhına sarılarak liderliklerini ve iktidarlarını da devam ettirirler. Bu türden liderlerin ömrü Hitler, Mussolini, gibi kısa; bazılarının ki Salazar, Franko, Kaddafi, Saddam, Zeynel Abidin, Hüsnü Mübarek vb. gibi belli uzunlukta olur, ama asla kalıcı olamaz. Olamaz çünkü liderin aklı toplum aklı ile buluşmamış, toplum ya liderden korkarak ya da ona tapıp kendi aklını kullanmayarak, lidere tabi hale gelmiştir. O nedenle lider söz konusu toplumda tarihsel ve toplumsal sürecini tüketerek devre dışı kalır. HDP bütün bu tarihi geçmişten dersler çıkartarak mücadele sürecini hedefe doğru ilerletmeli. Geçmişten çıkartılması gereken en öneli ders: Ortak koordinasyon olmalı, her yapı (sendika, diğer kitle örgütleri, gençlik vb.) kendi yolunu kendisi belirlemeli, hiçbir yapı bir diğerine bağlı ve bağımlı hale getirilmemeli, hiçbir yapının bir diğerinin içinde “parti komiseri “ vb. gibi kol ya da kuyruğu olmamalı.

Bu türden örgüt yapıları mücadele tarihimizde iyi bir intiba bırakmadılar. Bırakmamaların en önemli nedeni toplumun iradesinin yerine kendi iradelerini koymuş olmalarıdır. Toplumun iradesinin yerine kendi iradelerini, aklının yerine kendi akıllarını koydukları için hem bir toplumsal aklın oluşması engellenmiş, hem de toplum karşılaşmış olduğu sorunları çözen değil, çözümün sorunu haline gelmiştir. Toplum “kendi yapan, kendi bulan” değil, başkalarının yaptığını bulan oldukça, yönetici mekanizmanın her yanlışı toplumu suskun bir toplum olmaya sürükler. Toplum, yapılan yanlışın bir kısmını kendinden değil tümünü yönetimden bulursa, toplum uzun yıllar üstesinden gelinemeyecek bir sessizliğe gömülür. O topluma ne kadar kahramanlık türküleri söylenirse söylensin, ne kadar kahramanlık hikayeleri anlatılırsa anlatılsın içine gömülmüş olduğu sessizlikten kurtarılamaz. Bütün bunlar kendi tarihimizden öğreneceğimiz derslerdir. Devrimciler önce somut şartların somut tahlili ile yanlışa yanlış, doğruya doğru diyerek tarihindeki yanlışlardan dersler çıkartarak bütünlüklü bir strateji belirleyip, hayata geçirmeye koyulmadan, karşı devrim gücü ile gereği gibi mücadele edemez.

Yanlışını örtmek için, kurnazlık yöntemi ile yanlışı kahramanlık destanı gibi anlatmak, topluma asla moral vermez. Devrimcilerin eleştiri, öz eleştiriye önem vermelerinin temel nedenlerinden birisi de toplumsal kırılganlıkları gidermektir. Yanlışı gizlemek, o da yetmez, onu fetişleştirmek toplumdaki kırılganlığı onarmaz, tersine daha da derinleştirir. Toplum, yönetiminin yaptığı yanlışı gördüğüne kâni olmadığı sürece ona güven duymaz, güven duymadığı sürece de içine düşmüş olduğu sessizlikten çıkama gayreti göstermez. HDP’nin tabanı Türkiye toplumunun en bilinçli kesimini oluşturur. Partinin doğrularını da yanlışlarını da diğer partilerin tabanından daha kolay ve erken görür. Parti yanlışının öz eleştirisini yapmak, onu düzeltmek yerine geçiştirmeye çalışırsa taban asla yutmaz, çok kötü tepki gösterir. Gerçi HDP üçüncü kongre öncesi öz eleştirisini yaptı fakat söz konusu öz eleştiri her şeyi çözecek nitelikte mi bilmiyorum. Gördüğüm kadarıyla biraz yüzeysel olmuş. Yanlışların somut olarak belirtilmediği gibi bir izlenim edindim. Benim nasıl bir izlenim edindiğimin hiç ama hiçbir önemi yoktur. Önemli olan toplumun, özellikle de Kürt Halkının nasıl değerlendireceğidir. Umarım olumlu bulurlar.

Kürt Halkı çok büyük felaketler yaşadı. Evet, yaşanmış olan felaketin temel müsebbibi Erdoğan faşizmidir. Ama Nasreddin Hoca’nın “hırsızın hiç mi suçu yok” dediği gibi bizim de hiç mi suçumuz yok? Varsa nedir? Gibi sorulara ikna edici yanıtların verilmesi gerekir. Söz konusu kavgada ölümsüzleşenler sadece Kürt Halkının değil, bütün bir insanlığın ölümsüzleri ve kahramanlarıdır. Bu uğurda ölümsüzleşen kahramanlara hiçbir devrimcinin sözü olamaz. Evet, bu böyle. Ama strateji ve taktikler manzumesi nedir, nasıldır? Önemli olan bunun muhasebesidir. Bunun muhasebesi yapılmadan kahramanlara övgüler dizmek, yanlışı görmezden gelmektir.

Erdoğan, içinde Kürtlüğün ve insanlığın zerresi olanları kendine düşman yaptı. Ama Kürt Halkı nezdinde biz ne haldeyiz belli değil. Ya da ben bilmiyorum. Bence iç hesaplaşmayı unutmayarak, yok saymayarak erteleyip, Erdoğan zalimi ile hesabı birinci plana alarak HDP’nin etrafında mıh çıkını gibi birleşip, kenetlenmeliyiz. Savaş hiçbir şeyi çözmedi, bundan böyle çözeceğe de benzemiyor. O nedenle HDP: Türkiye ve Kuzey Kürdistan halklarının tek umudu durumuna geldi.

Teslim TÖRE – Teletex News24 
11 Şubat 2018